İçinde anlatılmamış bir hikâye taşımaktan daha büyük bir eziyet yoktur. “Maya Angelou”

Ses var, yankı yok!

Akşam yemeği çoktan bitmişti…

Masanın üzerinde yarım kalmış bir çay bardağı, bir köşede unutulmuş okul çantası ve günün yorgunluğunu taşıyan sessizlik duruyordu. Evin içi konuşmalarla doluydu aslında. Gün boyunca neler yaşandığı anlatılmış, yapılacak işler sıralanmış, sorular sorulmuş, cevaplar verilmişti.

Ama yine de bir eksiklik vardı.

Sanki herkes aynı evde yaşıyor, aynı havayı soluyor, aynı sofraya oturuyordu da kimse birbirinin dünyasına gerçekten uğramıyordu.

O an düşündüm:

İnsanlar birbirlerini ne zaman tanırlar?

Yıllarca aynı çatı altında yaşayınca mı?

Birlikte binlerce öğün yemek yiyince mi?

Yoksa bir gün, bütün yargılarını ve cevap verme telaşını bir kenara bırakıp gerçekten dinleyebildiklerinde mi?

Çünkü çoğu zaman ailelerdeki sorun konuşulmaması değildir. Hatta bazen fazlasıyla konuşulur. Kelimeler havada dolaşır, tavsiyeler ardı ardına gelir, cümleler birbirini kovalar.

Fakat insan, kendisini anlatırken duyulduğunu hissetmiyorsa bütün o konuşmalar gürültüye dönüşebilir.

Bir anne çocuğunun hangi okulda okuduğunu bilir; fakat gece yatağa başını koyduğunda onu korkutan düşünceleri bilmeyebilir.

Bir baba evladının ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayabilir; fakat iç dünyasında büyüyen yalnızlığı fark etmeyebilir.

Eşler yıllarca aynı evde yaşayabilir; aynı odalarda uyuyabilir, aynı sofralarda oturabilir, aynı hatıraları paylaşabilir. Ama birbirlerinin sessizliklerini okuyamıyorlarsa aralarında görünmeyen mesafeler oluşabilir.

Belki de iletişim, sandığımız gibi sadece kelimelerden ibaret değildir.

Belki iletişim; bir insanın dünyasına misafir olabilmektir.

Kapısını çalmadan içeri girmemek, odalarını aceleyle dolaşmamak, onun hikâyesini kendi hikâyemize benzetmeye çalışmamak…

Sadece oturup anlamaya çalışmak.

Aile dediğimiz şey de biraz böyledir.

Birlikte yaşamak aile olmak için yeterli değildir.

Aynı soyadını taşımak, aynı evde bulunmak, aynı fotoğraf karesinde yer almak da yeterli değildir.

Bir aileyi güçlü yapan şey, birbirlerinin dünyalarına temas edebilme cesaretidir.

Çünkü aile, insanın ilk aynasıdır.

Çocuk kendisini önce ailesinin gözlerinde görür.

“Ben değerli miyim?” sorusunun ilk cevabını orada alır.

“Sevilmeye layık mıyım?” sorusunun ilk yankısı oradan gelir.

Güvenmeyi, ait olmayı, anlaşılmayı ve anlaşmayı önce evinde öğrenir.

Bu yüzden sağlıklı aile ilişkilerinin merkezinde konuşmak kadar, hatta bazen konuşmaktan daha fazla, dinlemek vardır.

Fakat burada durup kendime de şu soruyu sormam gerekiyor:

Ben gerçekten dinliyor muyum?

Yoksa sadece cevap vermek için mi bekliyorum?

Karşımdaki konuşurken onun cümlelerini mi duyuyorum, yoksa kendi zihnimde hazırladığım cevapları mı?

Çünkü duymak ile dinlemek aynı şey değildir.

Duymak kulağın işidir.

Dinlemek ise kalbin.

Duymak için ses yeterlidir.

Dinlemek için ise dikkat, merak, sabır ve samimiyet gerekir.

Bir insanı dinlemek; onun duygularına yer açmaktır.

Bazen çözüm üretmeden…

Bazen öğüt vermeden…

Bazen sadece yanında kalarak…

Çünkü bazı yaralar nasihatten önce anlaşılmaya ihtiyaç duyar.

Belki de bugün ailelerimizin en büyük ihtiyacı daha fazla konuşmak değil; birbirlerini daha derinden dinleyebilmektir.

Bir çocuğun cümlesinin arkasındaki korkuyu,

Bir annenin sessizliğinin içindeki yorgunluğu,

Bir babanın suskunluğuna gizlenmiş kaygıyı,

Bir eşin gözlerinde biriken özlemi duyabilmek…

İşte gerçek iletişim biraz burada başlıyor.

Ve belki de insan, sevilmekten önce anlaşılmak ister.

Anlaşılmanın yolu ise çoğu zaman konuşmaktan değil, dinlemekten geçer.

Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, duyduğu en güzel söz değil; ilk kez gerçekten dinlendiğini hissettiği andır.

M. Yasir Cebeci